Göç, insanların yalnızca yer değiştirmesi anlamına gelmez. Göç, insanın kaderle yaptığı uzun bir yolculuk. Kimi zaman zorunluluktan girer o yola, kimi zaman daha iyi bir hayat umudu ile… Göç kavramı hakkında bir sürü farklı kaynaktan tanımlar yapılır, istatistikler tutulur. Ancak gerçekte göç, sayılardan ve kavramlardan çok daha fazlası. Göç; yaşanacak ayrılığı, korkuyu ve yeniden başlama arzusunu barındırır içinde.
Valize sığan eşyalarla, valize sığmayan duygular arasındaki farktır aslında göç. Bir yere veda ederken, başka bir yere “belki” diyebilmektir. Baktığımızda dünyada tarih boyunca birçok göç olmuş. Ancak göç eden gençlerin hikayesi dünyanın her yerinde hemen hemen aynı. Her coğrafya kendi gücünden, renginden ve acısından izler taşır. Özellikle Afrika'dan, Ortadoğu'dan ya da dünyanın herhangi bir zorlu coğrafyasından yola çıkan gençlerin serüveni, yalnızca haritadaki sınırları değil; ten rengine, dile ve kökene örülmüş duvarları da aşma çabası.
Peşlerinden sürükledikleri bir annenin son sarılışındaki dua, geride bırakılan yurdun tanıdık kokusu ve yarına dair taptaze bir umut. Fakat bu umut, yeni topraklara ayak basıldığında genellikle sert bir gerçeklikle çarpışır. Yabancı bir dilin, yabancı sokakların ve en çok da yabancı bakışların ağırlığı, o valizin fermuarı açıldığı an göçmenin omuzlarına çöker.
Göç eden bir genç için asıl mücadele, fiziki sınırı geçtikten sonra başlar. Çünkü yeni bir ülkede var olmaya çalışmak, çoğu zaman sadece kimliğinizden dolayı yargılanmakla eşdeğer bir sınav. Ten rengi, aksan veya sadece taşınan ismin yabancılığı yüzünden maruz kalınan ötekileştirme, insana kimliğini ağır bir taş gibi hissettirmeye başlar. Irkçılık her zaman yüksek sesle bağıran, somut bir öfke değildir; bazen sokakta atılan ters bir bakışta, bazen iş veya yapılan başvurularda kapıların sessizce yüze kapanmasında, bazen de o "sen buralı değilsin" hissini iliklere kadar işleten mesafede gizlidir. Karşılaştığı dışlanma, genci yavaş yavaş kendi içine, kendi kabuğuna çekilmeye zorlar.
İşte tam bu kırılma noktasında o kaçınılmaz kimlik krizi filizlenir. “Ben nereye aitim?” sorusu bu süreçte sorulan en kritik soru. Geride bıraktığı ve asla eskisi gibi olmayan topraklara mı, yoksa onu belki de kabullenmeyecek bu yeni dünyaya mı? Aidiyet duygusu parçalanan genç, iki dünya arasında arafta kalır. Kendi kültürünü yaşatmaya çalışırken dışlanır, yeni topluma uyum sağlamaya çalıştığında ise köklerine ihanet ediyormuş gibi suçluluk duyar.
Bir yanda geçmişin dinmeyen özlemi, diğer yanda reddedilmenin yarattığı kaygılar var. O artık ne tam anlamıyla oralıdır ne de buralı; o artık iki yaka arasında bir köprüde.
Tüm bu görünmez engellere, kimlik çatışmalarına ve ayrımcılığın yorucu yüküne rağmen, umuduyla huzurlu bir gelecek için yola çıkan gençlerin hikayesi temelde güçlü bir direniş öyküsü. Onlar, karşılaştıkları her önyargı duvarına rağmen o bavuluna sığdırdığı umuda sıkı sıkıya tutunarak yeni bir yaşam inşa etme cesaretini gösterenler. Kırılan gururlarını ve yaralanan kimliklerini kendi kendilerine onararak, bu yabancı diyarlara kendi renklerini katmaya devam ederler. Çünkü göç, sadece bir yeri terk etmek değil, gittiğin yerde önüne konulan tüm engellere rağmen yabancı topraklarda inatla yeşerebilme sanatı.